27 Şubat 2011 Pazar

Aşk tesadüfleri sever...

Uzun zamandır sinemaya gidelim diyor Elvancım ve her defasında benim mazeretlerim var. Bugün pazar ve  günü uykuda telef etmeyelim Elvancım, hadi sabah erken kalkıp tesadüfen karşılaşmış gibi yapalım Kipa Cinebonus da:)...Saat 10:45 ve biz sinema salonunda aşıklar koltuğunda yanyanayız. İpek&Elvan dışında kimse yok salonda...Ben böyle bir sahneyi üniversite yıllarımdan hatırlarım.Tanseli ile karar veriyoruz dinamik dersinin finali için okulda buluşup, Mozart filmine gideceğiz...Malum üst sınıflardaki büyüklerimiz uyarmış, Mustafa Hoca finalde herkesi döker, hiç uğraşmayın bütünlemede rahatca verirsiniz dinamiği...Serde gençlik var büyük sözü dinledik Tanseliciğimle:)Çınar sineması saat 10:00 ve İpek&Tanseli dışında kimse yok salonda. Arkadaşlar dinamik dersinin finalinde, biz kikirik bir halde film izlemede...Ertesi gün okula gittiğimizde final sorularını görene dek hayat güzeldi, harika bir iş yapmıştık:) Öyle kolaymış ki sorular bin pişman oluyoruz, geçeceklerin hepsi finalde geçmiş bütünlemeye kalan herkes dersi tekrara aldı. Dinamik dersi benim için özeldir, malum fakülteyi yarım dönem uzatmama sebeptir...
Aşk tesadüfleri sever...Aslında Belçim Erdoğan'ı hiç sevmem ama film çok konuşulduğu için izlemek istedim.Elvancım da zaten bu filmi istemişti anlayacağınız emir büyük yerden, Elvanım için akan sular durur. Hayatımda olmasının benim için en büyük şans olduğunu düşündüğüm ve hep hayatımda olmasını istediğim sayılı dostlarımdandır kendileri:) Kendisi dalgıçtır, dalış yazıları yazar ve daha bir yazısında adım geçmemiştir ama final yazısından umudum hala var:)
Aşk tesadüfleri sever filminin felsefesini beğendim...Aslında tesadüf diye anlatılan, herşeyin bir sebebinin olduğu, hiçbir şey rastgele değilmişi doğrulatan bir kurgulama. Doğmasına sebep oluyor, bir gün yaşaması için gereken yüreği onun vereceğini bilmeden...Yıllarca hiç karşılaşmıyorlar çoçukluk aşkı olarak içlerinde kalmasına izin vererek. Ve tekrar karşılaşmaları hep bir sebep için...Onun yaşaması için. Ve aşk ölmüyor, sevdiğinin yüreğiyle yaşama tutunuyor, zahir anlamda yok olmuş gibi gözüksede mana aleminde aşkın ölümsüzlüğüne eriyorlar...
Ey hayat, sen ne güzelsin...Yaşarken algılayamadığımız pek çok şeye ne kadar mana yüklüyorsun...

İpekce...

26 Şubat 2011 Cumartesi

Seni seviyorum, bu baharda bekliyorum...

Seviyorum Paulo'yu...

Ne güzel söylemiş ''Kaçan kovalanırmış; halbuki hiçbir çiçek ne kadar güzel koktuğunu kanıtlamak için dalından kopmaz...Paulo Coelho''

Bu yaşıma geldim hala kadın ve erkekler arasında ki rol yapmaya dayalı ilişkileri anlayamadım.Kadın erkeği beğenir ama beğendiğini belli etmemesi gerekir ,kadın erkeği sever ama  sevdiğini belli etmemesi gerekir ve kurallar böyle sıralanır...Sanki bir oyun oynanır ve kadının hissettikleri dışında davranması rolü gereğidir.Çünkü erkekler rol yapan kadınların peşinde dilleri bir karış dışarıda dolanır dururlar, hatta böyle rol yapan kadınlara tapınırlar.Gel de çık işin içinden!!!
Oysa cinsiyet kavramının dışında birşey vardır asıl önemlisi de budur ''İNSAN OLABİLMEK''...Kadın insandır, erkek insandır ve her iki cins önce insan olabilmekle ilgili olmalıdır. Kadınları rol yapmaya iten şeyse ne yazık ki erkekler. Duygularını gizlemeden yaklaştıkları her erkeğin yüreklerinde bıraktıkları sızılar. Erkekler ne ister?Erkekleri ne mutlu eder? Neden rol yapmak zorunda bırakırlar kadınları?
Hayat bu kadar uzunmudur rollerle uğraşacak, samiyetsizliklere koşmak için...
Sevmek istersin hemde öyle çok bunu istersin ki...Hatta haykırmak istersin ''SENİ SEVİYORUM'' diye...Ama çok risklidir, heran terkedilebilirsin. Bu ince çizgide kadın karar verir, ya samimi olacaktır ya da samimiyetsiz.
Bazen bende samiyetiz olmalıyım derim kendime, sonra insan olduğumu hatırlarım onun da insan olduğunu hatırlarım ve vazgeçerim. Hayat rol ezberleri için çok kısa, seviyorum demek kadar güzel bir kelime yok ki, varsın anlamasın, varsın yokolsun...Ben yine de seviyorum demekten vazgeçmeyeceğim.
Ölüm heran yanımızdayken, seviyorum diyen de diyemeyen de aynı sona erişecekse neden sıradan rollerin içinde bedenimi hapsedeyim, değer mi?
Doğrular ve yanlışlar...Kim için doğru kim için yanlış!!!
Sevmek ilkbaharın doğayı canlandırdığı gibi bir duygudur aslında, seversen yüreğin hep canlıdır. Evet zordur sevmek, hele de bunu anlamaktansa rollere bürünmemizi bekleyen erkekleri...
Düşünüyorum öyleyse varım...Aslında düşünüldüğün için varsın bunu anlayabildiğimiz günü istiyorum hemen, şimdi...
Bir kere de sen söyle ''SENİ SEVİYORUM''.
Bir kere de sen söyle ''SENİ ÖZLEDİM''.
Korkmayın seni seviyorum diyenden, korkmayın seni seviyorum demekten...Bırakın baharın papatyaları açsın yüreğinizde.
Hadi bahar geldi artık, toplayın papatyaları koyun bir vazoya kızarmış ekmek kokusuna sevginizi ekleyip süsleyin kahvaltı masanızı...Kırmızı gülleri sevmem ben, hep rol yapan kadınların çiçeği gibi algıladığımdan sanırım.Papatyanın masumluğunu bulamam kırmızı güllerde, hep gülüşünü bile gizleyen ağır makyajın altında ki rol yapan kadınları hatırlattığı için sanırım.
Hadi bahar geldi, kaçırdığınız baharlara inat bu baharı kaçırmayın...Seneye bahar, papatyaları görebilecekmiyizin muammasında ertelemeyin...
Seni seviyorum...Ben bu baharda seni bekliyorum...
...Odam kireçtir benim, yüzüm güleçtir benim. Hem gülüşümü gizleyecek makyajım da yoktur benim:)
Hem kaçan kovalanırmış da, erkekler de avcı mantığı varmış ta...Boşverin ey kadınlar hepimiz yüreğimizi gösterirsek rollere de gerek kalmaz. Yorulmadınız mı hissettiğiniz gibi davranamamaktan? Ey erkekler sizde anlayın, seviyorum diyen kadının değerini...
Seni seviyorum, seni bu baharda bekliyorum...

İpekce...




23 Şubat 2011 Çarşamba

Vefayla kal can...

Sen geçmişi bana bırak can!

Vefa nedir, bilir misin? Vefâ arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır. Vefâ; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır. Vefâ; ötelerin sonsuz mükafatı karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya satmamandır.
Şimdi ayrılık vakti can! Gecenin en karanlık vakti. Vaktin Yaratıcısı, az sonra geceden gündüzü doğuracak. Vakit gitme vakti, bizden aldıklarını gitmesi gereken yerlere iletme vakti...
Al can! Bu heybe senin. Sol yanımdan bir parça kopardım senin için; tâ özümden, tâ közümden...
Birazdan sabah olacak; yağmur yağacak... Ardından gökkuşağı, sonra güneş... Sıcacık, apaydın, pırıl pırıl... Hep böyle oldu, tarihte hep karanlık yenilgiye teslim oldu, güneş kazandı.

Unutulmaması gereken güzellikler karşısında arslan kesil kendi içinde. Âsi bir kartal gibi yırt karanlıkların çirkin yüzünü, meydan oku karanlıklara. Çılgın bir küheylan gibi vefâyla meydan oku fırtınalara...
 
Yarasaların gözleri kamaşacak diye, Güneş doğmaktan vazgeçmez.
Fırsatları kaçırıp da, Kâlû Belâ'ya vefâsız olma! Fırsatlar bulutlar gibidir, gelir ve geçer.Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, kaybetme bedbahtlığıyla yok olma. 
Vasiyetim olsun:
Vefayla kal can

Hz Şems ve Hz Mevlana: Mevlana'nın söylediği ve günümüze kadar insanlığa ...

Hz Şems ve Hz Mevlana: Mevlana'nın söylediği ve günümüze kadar insanlığa ...: "· Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi o..."

Gül ola...

Oğuz Atay dan..
Gücendim! Olric
Gücüne mi güvendin de yaktın yıktın, viran eyledin bu gönlü bir s...öz ile!
Söz ola ki kalbi ağarta...
Söz ola ki aşkı anlata...
Söz ola ki özü parlata...
Köz olmaya bu gönle,
Kör olmaya, kördüğüm olmaya!
"Gül" ola, Güldüğüm ola! Olric...güldüğüm ola...

 Rabindranaht Tagore

şimdim...

Dünüm "firar etti "bugünümden.Bugünüm "bîtap düştü " dünümden..Yarınım mı ? MUAMMA!

Benim sadece şimdim var...

Henüz vakit varken...

Henüz vakit varken...Aslında öyle anlamlı bir cümledir ki. Vakit varken yapabileceklerimizi yapabilecekken...Sonra mı ''keşke'' lerle dolu bir hayat. Hayat bu kadar uzun değil ki, bu kadar kaz kafalımıyız desem belki de kazlara haksızlık etmiş oluruz...Hani angut musun deyip aslında eşi öldüğü için başında ölümü seçen aşkın kuşuna yaptığımız haksızlık gibi...En azından ben haksızlık yapmayıp aşkın kuşu sıfatını eklemiş olayım:)
Henüz vakit varken özleyelim doyasıya...
Henüz vakit varken sevelim doyasıya...
Henüz vakit varken soluklanalım beraber yaşamın kıyısında...
Henüz vakit varken yaşamdan çalalım anları...
Henüz vakit varken beraber gülelim...
Henüz vakit varken o deniz kenarında dalgaların kıyıyla buluştuğu gibi buluşalım seninle...
Henüz vakit varken,elinin sıcağı elimin sıcağını unutmamışken tutuşalım elele...
Belki yarın hiç yoktur ikimiz için ne önemi var...Bugün için vaktimiz var ya!
Bir adım at, henüz vakit varken...Gel ki vakitler şenlensin, belki yarın hiç yoktur.
Henüz vakit varken, anlamak, anlaşılır olmak zaten hayat ta şimdi de saklı değilmidir?
O deniz kenarında, o yıldızların altında dalgaların kıyıyla buluştuğu an da bekliyor bizi aşk...
İpekce...






-HENÜZ VAKİT VARKEN GÜLÜM

Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
...henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri
Volter Rıhtımı’nda dayayıp seni duvara
öpmeliyim ağzından
sonra dönüp yüzümüzü Notrdam’a
çiçeğini seyretmeliyiz onun,
birden bana sarılmalısın, gülüm,
korkudan, hayretten, sevinçten
ve de sessiz sessiz ağlamalısın,
yıldızlar da çiselemeli
incecikten bir yağmurla karışarak.


Nazım Hikmet RAN

Aşk aranmaz,karşına çıkar,çıkdığında da çoşma demek olmaz!

Deniz kenarına git de, "Ey deniz; coşma, dalgalanma!" de, Deniz seni dinler mi?
HZ.MEVLÂNA

aşk senden büyük yokmuş...

Dilersen hiç konuşma.Ben kelamlarmı çürüttüm yolunda.Çarpsada bir tokat gibi yüzüme,her harfi yoluna heceledim.Ve bilesin üstüne aşkı giydirdiğim,Söz verdim ben bu yüreğe,Hiçbir harfi sensiz bir cümleye kurban etmedim.
ŞEMS-İ TEBRİZ

birşey söyleeeeeeeeee...

Bir şey söyle
Denizler tutuşturulduğunda
Dağlar yürütüldüğünde
Bir şey söyle
...Yıldızlar semadan bir bir
döküldüğünde üstümüze
Bir şey söyle
Ben seni unuturum
Söyle
Yer başka gök başka olduğunda
Sallanıp çalkalandığında uçsuz
bucaksız sema
Hani biz
ateşin etrafını sarmış
pervaneler gibi olduğumuzda
Bir şey söyle
Unuturum ben seni, söyle
Kalplerde gizlenenler ortaya döküldüğü zaman
Gök yarıldığı zaman
Ne oluyor bu yere dediği zaman insan
Ve kalakaldığında yüzkarası
şiirlerim
Ve sensiz bir zaman
ve ayaklarımızın altından toprak
kayıp
Dümdüz eğildiği zaman
Bir şey söyle
Defterler açıldığında gökyüzü
sıyrılıp
alındığında
Cehennem tutuşturulduğunda cennet
yaklaştırıldığında.

İbrahim SADRI

güzel bir replik...

 Bazen senle hiç tanışmamış olmayı diliyorum. Çünkü tanışmamış olsaydık, geceleri yatarken dünyada senin gibi biri olduğunu bilmeden uyuyabilirdim...

Good Will Hunting - Can Dostum (1997)

20 Şubat 2011 Pazar

Anneme...

Sevgili Anneciğim;
Yıldızlara göç edeli yıllar oldu...Biliyorum ordan o güzel bakışlarınla izliyorsun.İçlerinde en merhametlisi dediğin ipeğin artık şair oldu sanırım:)))
İpeğim sen mühendissin diğer kızlarım edebiyatcı, ne işin olur şiir yazmakla dediğini duyar gibiyim.Anneciğim ben de içimde böyle duyguların var olacağını bilmiyordum ki,malum kazma kürek içinde geçen bir meslek dalını icra ediyorum...Müjde annneciğim ben artık hayaller kurabiliyorum, hatta hayalden şehirler inşa edip kralıma hediye ediyorum.Annelerin duası kabul görürmüş,benim için lütfen dua et hayalimde ki kralım gerçeğe dönüşsün...Hem çoçukken öpünce prense dönüşen kurbağ masalıyla beni sen büyüttün,buna inanmamı sen sağladın.Malum anneler gerçek olmayacak bir şeyi çoçuklarına anlatmazlardı ki...
Canımmmmm annemmmmmm artık şair ya da yazar olma yolundayım,yüreğimde ki kralımla mutlu olmamız için dualarını eksik etme:)))

İpekce...

Daha çok sen olan daha bir seninle ...

Her gün başka renge uyandım senin olmadığın bu şehirde.Her gün güneşe bakıp seni düşündüm, her gece yıldızlara bakıp kurduğumuz düşü hatırladım...Yıldızlar altında seni ve beni, BİZ yapan anı düşledim.Düşlerim yoktu senden önce,artık düşlerim var ama sen nerdesin?Bilinmezlik bir deniz hatta bir okyanus gibi...Hayat mı acımasız yoksa insanlar mı çıkmazındayım...Nedenler,niçinler,olmazlar artık yok oldular.Var olan tek şey sen ve ben...Ne olmuştu sana kuzum?Ne olmuştu sana yüreğimin kuytusunda sardığım sarmaladığım?Sen bensiz olmayı hiç bilmezsin ki,nasıl başedeceksin?Ateşinde yandım,yandım yandım kül oldum yeniden doğdum.Sen nerdesin?Masal gibisin bir varmış,bir yokmuşla başlayan...Başedemediğim yok oluşun değil,içimde büyüyen sevgim...Her gün daha çok büyüyor,sen bunu görmeyecek kadar kör ne zaman oldun?Meçhulüm,bilinmeyenim...Mühendisim ya ben,çok bilinmeyenli denklemleri bile çözebilirim okul da öğretmişlerdi metodlarını.Ama seni matris metoduyla bile bilinen köklerine indirgeyemedim...Meçhulüm,bilinmeyenim...Sen kimdin?Meçhulüm,bilinmeyenim biz karşılaşmışmıydık yoksa ben seni hayalimde mi yaratmıştım?
Körebe oyunu gibi...Nereye gitsem avucunda buluyorum kendimi...Bir rüya sanırım,uyanmak istemediğim...Malum rüyada ki kralıma aşığım...Ah benim sevdalı başım:)

İpekce...



Oturdum başka bir İstanbul düşündüm
Daha çok sen olan daha bir seninle
Yeşili daha yeşil, mavisi daha mavi
O, her şeyi daha güzel yapan ellerinle
...
Sildim bütün yıldızları gökyüzünden
Yerine gözlerini koydum, gözlerini
Serdim saçlarını üstüne İstanbul'un
Dudaklarının rengine boyadım her yerini

Şimdi İstanbul aydınlık, öyle pırıl pırıl
Estirdiğim senin kokundur denizlerden
Senin güzelliğinle süsledim bahçeleri

Seni İstanbul yaptım, İstanbul'u sen
Her sokağına şiirini yazdım satır satır
Şimdi bütün semtleri bu şehrin seni anlatır.

Ümit Yaşar OĞUZCAN

Ne çıkar ateş böceği sansalar beni?

Düşünüyorum da,Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,Cesaretsizliğimizin anlaşılması,Korkularımızın paylaşılmasıSanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.Kabuklarımızın altındaKendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak..Ne çıkar ateş böceği sansalar beni?Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğunu el kaldırmaya kıyamaz?Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimiEn insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.Kırılmaktan korkmasakİncinsek yaralansak.Ne olur bir darbe daha alsak.Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğuDenesekRisk alsakYanılsakFarketmezTekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.O zaman farkedeceğiz.Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.Neler biriktirdiğimizi,Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimiziBeraber geldik beraber gidiyoruz oysa.Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.Sevgiye çok ihtiyacımız var.Ufukta kar bir kış görünüyor.Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.Kırın o sert ağır kabuklarınızı.Kurtulun bu yükten.Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.Hem hepimiz bir yıldızız.Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

Rabindranath Tagore...

Ilık meltemler gibi soluklar gerek bize. Gönüllere ulaştığında, bahar çiçekleri açtıran...

Konuşmasından anlaşılır insan. Güzel konuşmasından... Kalbten kalbe yol vardır derler. Bunu biraz daha değiştirerek söylersek: Dilden kalbe yol vardır.

Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Asla kalp kırmaz onlar. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar. Katı kalpli insan...lar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Nereye vuracak ve sözünü tartacak? Altın ile bakırı birbirinden ayıramaz artık o. Olur olmaz yerde kelâm eder, ya baş kırar, ya da göz çıkarır.


Ilık meltemler gibi soluklar gerek bize. Gönüllere ulaştığında, bahar çiçekleri açtıran. En sert yürekleri dahi yumuşatan, yoğuran, şekillendiren... "Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır." denmiş, derler. Ne kadar doğru. En öfkeli olduğumuz anlarda bile yüreğimizdeki karanlığı gündüz aydınlığına çevirir güzel bir söz.

"Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı,
Yağ ile bal ede bir söz."

diyor Yunus.


Elbette öyledir. En karamsar ve kaos yüklü anları bile cennet iklimine çevirir, alımlı ve iç açıcı bir söz. Bu sebepten, güzel ve nazik konuşan insanların pek düşmanları olmaz çevrelerinde. Bilmeden bir gönül kırarlarsa, hemen tamir ediverirler bir kaç kelimeyle. Mayalarında yalan olmadığı için, inandırıcı bulur çevreleri böyle kişileri. Zaten yalana ihtiyaçları da yoktur, böyle gönül ve söz ustalarının. Bazen bilmeden açtıkları yaralar olur elbet gönüllerde. Ama bu bilmeden olur çoğu kez. Lâkin o yarayı dudaklarından akan bal gibi kelimelerle, sihirli cümlelerle bir anda iyileştirirler. Asla başka bir zamana bırakmazlar açtıkları yaraları, oluşturdukları çizikleri. Anında pansuman eder ve tedaviye geçerler.


Acı konuşan insan böyle mi? Dil yayından karşıdakine fırlattıkları kırıcı söz oku, paramparça eder muhatabın yüreğini. Onlar dönüp bakmazlar bile. Hani yolda arabayla bir hayvanı veya insanı ezen acımasız şoförler vardır; arkalarına bile bakmadan kaçıp giden... Aynen öyledir bu zalimler de... Kırdıkları kalbin çırpınışları ve yanaklardan sızan damlaları görmezlikten gelip, dönüp giderler. Öylelerini akrebe benzetebiliriz. Sokmaktan zevk alan acımasız akreplere... Dillerini de, zehirli iğnelere...


Arkadaş! İnancın yumuşak ikliminde bir meltem yumuşaklığına çevir sözlerini. Yüreği kırgın olanların doktoru ol, masum gönüllerin cellâdı değil! Yaralı gönüllere hızır gibi yetiş. Onların kırgınlıklarını gider. Yaralarına söz merheminden sür. Gönlünden akıp gelen ve kelimelerle harmanlanıp, dövülüp şekillenen manevî iksirinle onları iyileştir.

Bak bu hususta Hz. Ömer ne diyor:

"Ey Kâbe seni bin sefer yıksam yine yapabilirim. Ama kırık bir kalbi asla!"


İşte bu derece zor durumda olan bir kırık kalb eğer onarılırsa sen artık Hakk'ın sevgili kullarından olduğuna inanabilirsin. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle diyor, Nebiler Nebisi: "Gerçek mü'min, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir."


Bir gün sahabiler, Nebiler Nebisi'nin yanına varıp, ihtiyar bir kadını övüyorlar. "Şöyle ibadet ediyor, böyle namaz ve oruç tutuyor." Peygamber Efendimiz: "Çevresine davranışları nasıl o kadının?" diye sorunca, sahabiler: "Çevresine hep kötü davranıyor, Ya Resulullah. Konuşmasıyla kalp kırıyor." diyor. Bunun üzerine Resûlü Ekrem: "Söyleyin o kadına, cenennemde yerini hazırlasın." diyor.

İşte dost! Tatlı dil ve acı dil arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark gibidir. Sen diline ister gül koy, istersen bal ve gönüllere cennet asa bir kilim ör. İstersen kor koy, başkalarını alev alev yak. Tercih senin...

kızarmış ekmek kokusunda karşılayacaktım oysa...

...
Bir ince nakışla geçip gidiyor akşamüstü
oysa dün gelecekti
sabah alnımdan öperek uyandıracaktı
çay demleyecektim
kızarmış ekmek
peynir
dünyadan ve insanlardan konuşacaktık uzun uzun
susacaktık uzun uzun
sinemaya mı giderdik akşama doğru
el ele tutuşup bir deniz kıyısına mı yaşmağı düşmüş martılarla
bir ince nakışla geçip gidiyor akşamüstü oysa
acıların uzağı...

8 Şubat 2011 Salı

Sol el konçertosu...

Demek yazamadan
Demek okuyamadan
Demek konuşamadan
Hem de ölmeden yaşanabilirmiş
Ama sevmeden yaşanamıyor Üçgülüm

Bir ölüyle bir canlı
Bir bedeni bölüştük
Sağ yanım ölmüş
Sol yanım capcanlı

Demek yazamadan
Demek okuyamadan
Demek konuşamadan
Ama düşünebildiğim için seni yaşıyorum
Yaşayabildiğim için sevmiyorum
Sevdiğim için yaşıyorum

Bir kolum bir elim bir bacağım ve dilim tutmuyor
Öyle bir sevgi var ki içimde
O beni hâlâ diri tutuyor
Yazamasam da okuyamasam da konuşamasam da
Seviyorum seni Üçgülüm
Sevdikçe yaşıyor yaşadıkça seviyorum

Aziz NESİN

7 Şubat 2011 Pazartesi

''taşın kalbi olmaz derler...onu da yosun sarar''

...
Her insan bir eş arar
“taşın kalbi olmaz derler
...onu da yosun sarar”
bir oyun: tilki tilki saat kaç
bir kız: ne çok sevmelerimin hülyalı kızı

Bir ince nakışla geçip gidiyor akşamüstü
oysa dün gelecekti
sabah alnımdan öperek uyandıracaktı
çay demleyecektim
kızarmış ekmek
peynir
dünyadan ve insanlardan konuşacaktık uzun uzun
susacaktık uzun uzun
sinemaya mı giderdik akşama doğru
el ele tutuşup bir deniz kıyısına mı yaşmağı düşmüş martılarla
bir ince nakışla geçip gidiyor akşamüstü oysa
acıların uzağından
kederlerin uzağından
yalnızlığın uzağından
kanat açarken ışıktan oyulmuş umutlarla
kandili mavi alevli sulara
neredesin şimdi
...
Alıntı...

6 Şubat 2011 Pazar

''Bu pasta çok lezzetli''

Sevgi çok nadirdir. Bir insanın gönlüne ulaşmak büyük bir devrim yaşamaktır; çünkü eğer bir insanın gönlüne ulaşmak istiyorsan, o kişiye de senin gönlüne ulaşma olanağını sunman gerekir. O zaman savunmasız olursun, tamamen açılır ve korunmasız kalırsın.
Bu risklidir. Bir başkasının gönlüne ulaşmasına izin vermen riskli ve tehlikelidir çünkü o kişinin sana ne yapacağını bilemezsin. Bütün sırlarını öğrendikten, bütün gizlediklerin açığa çıktıktan, kendini tamamen açığa çıkarttıktan sonra diğer insanın ne yapacağını asla bilemezsin. Korku oradadır. Zaten o yüzden kendimizi hiç açmayız.
Sadece tanışıklık olan bir şeyi sevginin gerçekleşmesi gibi yorumlarız. Çeperler buluşur ve biz tanıştığımızı zannederiz. Sen çeperin değilsin. Aslında çeper senin bittiğin sınırdır, sadece etrafında oluşmuş olan çittir. O sen değilsin! Çeper senin bittiğin ve dünyanın başladığı noktadır.Yıllarca birlikte yaşamış olan karı kocalar bile sadece tanışıklık yaşamış olabilir. Belki birbirlerini gerçekten tanımamışlardır. Biriyle ne kadar uzun süre birlikte yaşarsan, onun gönlüyle hiç tanışmamış olduğunu o kadar çok unutursun.
O yüzden anlaşılması gereken ilk şey, tanışıklığı sevgi olarak görmemektir. Sevişiyor olabilirsin, cinsel yakınlığın olabilir ama seks de çepere aittir. Gönüller buluşmadığı sürece seks sadece iki bedenin bir araya gelmesinden ibaret olur. Ve iki bedenin bir araya gelmesi sizin buluşmanız demek değildir. Seks de tanışıklık olarak kalır; fiziksel, bedensel ama hâlâ sadece bir tanışıklık. Birinin senin gönlüne girmesine ancak korkmadığın zaman, korku yaşamadığın zaman izin verirsin.
İki tür yaşam vardır: Korku yönelimli ve sevgi yönelimli. Korku yönelimli yaşam seni asla derin bir ilişkiye götürmez. Korkmaya devam eder ve diğerine asla izin veremezsin. Onun, senin özüne ulaşmasına asla izin veremezsin. Ona bir ölçüye kadar izin verirsin ve sonra duvar oluşur ve her şey durur.
Sevgi yönelimli insan gelecekten korkmayan insandır. Sonuçlardan ve olası bedellerden korkmaz, şimdi ve burada yaşar. Sonuçları kafana takma; bu, korku yönelimli zihinlere ait bir şeydir. Sonunda neler olacağını düşünme. Burada ol ve tüm benliğinle davran. Hesapçı olma. Korku yönelimli insan sürekli hesap yapar, planlar, düzenler ve koruma duvarları oluşturur. Bu şekilde tüm hayatını heba eder.
Yaşlı bir Zen rahibi hakkında bir hikaye duydum:
Ölüm döşeğindeymiş. Son günü gelmiş ve o akşam artık öleceğini ilan etmiş. O yüzden müritleri, havarileri ve arkadaşları gelmeye başlamış. Onu seven çok insan varmış ve hepsi gelmek istiyormuş. Çok uzaklarda olanlar bile gelmiş.
En eski müritlerinden biri ustasının ölmek üzere olduğunu duyunca hemen pazara koşmuş. Biri sormuş: "Usta kulübesinde ölüyor, sen neden pazara gidiyorsun?" Eski mürit yanıtlamış: "Ustamın özel bir çeşit pastayı çok sevdiğini biliyorum. Gidip ona o pastadan alacağım."
Pastayı bulmak hiç kolay olmamış ama akşam üstü bir şekilde bulmuş ve elinde pastayla kulübeye koşmuş.
Kulübede herkes endişeliymiş. Sanki Usta birini bekliyor gibiymiş.
Gözlerini açıp etrafı taradıktan sonra tekrar kapatıyormuş. Mürit, kulübeye gelince hemen sormuş: "Tamam, sonunda geldin. Pasta nerede?" Mürit pastayı çıkartmış. Usta pastayı sorduğu için de çok mutlu olmuş.
Ölmek üzere olan Usta pastayı eline almış... ancak eli titremiyormuş. Çok yaşlı olmasına rağmen elleri titremiyormuş. O yüzden biri sormuş: "Bu kadar yaşlısın ve ölmek üzeresin. Yakında son nefesini vereceksin ama ellerin bile titremiyor."
Usta yanıtlamış: "Ben asla titremem çünkü korkum yok. Bedenim yaşlanmış olabilir ama ben hâlâ gencim ve bedenim geride kaldıktan sonra bile genç olarak kalacağım."
Sonra pastadan bir lokma alıp çiğnemeye başlamış. O sırada biri sormuş: "Son sözün ne olacak, Usta? Yakında aramızdan ayrılacaksın. Neyi hatırlamamızı istersin?"
Usta gülümsemiş: "Ah, bu pasta çok lezzetli."
Şu anda, burada yaşayan adam budur: Bu pasta çok lezzetli. Ölüm bile önemsiz. Bir sonraki an anlamsız. Bu anda, bu pasta çok lezzetli. Eğer bu anın içinde olabiliyorsan, şimdiyi bu an içinde her şeyiyle yaşayabiliyorsan ancak o zaman sevebilirsin.
Sevgi nadiren açan bir çiçektir. Sadece arada bir gerçekleşir. Milyonlarca insan sevgili oldukları yanlış inancına kapılmıştır. Onlar sevdiklerine inanıyor ancak bu yalnızca onların inancı.
Sevgi nadiren açan bir çiçektir. Arada bir olur. Nadirdir çünkü ancak korkunun olmadığında gerçekleşebilir, daha önce değil. Yani gerçek sevgi ancak derin ruhsallığa sahip birinin başına gelebilir. Seks herkes için mümkündür. Tanışıklık herkes için mümkündür. Sevgi değil.
Korkmadığın zaman saklayacak bir şeyin yoktur; ancak o zaman bütün sınırları kaldırıp açık bir insan olabilirsin. Ancak o zaman bir başka insanı kendi gönlünün derinliklerine ulaşması için davet edebilirsin.Ve unutma; eğer birinin gönlünün derinliklerine girmesine izin verirsen, o biri de senin kendi gönlünün derinliklerine girmene izin verecektir. Güven yaratılmıştır. Sen korkmadığın zaman diğeri de korkusuz olur.
Senin sevginde her zaman korku vardır. Koca karısından korkar, kadın kocasından korkar. Sevgililer sürekli korkar. O zaman yaşanan sevgi olmaz. Yaşananlar sadece birbirine dayanan iki korku dolu insanın arasında yapılmış olan bir düzenlemedir. Kavga, sömürü, manipülasyon, kontrol, hükmetmek, sahiplenmek vardır ama bu sevgi değildir.
Eğer sevginin oluşmasına izin verirsen duaya ihtiyaç kalmaz, meditasyona ihtiyaç kalmaz; her hangi bir kilise ya da tapınağa ihtiyaç kalmaz. Eğer sevebiliyorsan, Tanrı'yı tamamen unutabilirsin. Çünkü sevgi sayesinde her şeyi yaşamış olacaksın: meditasyonu, duayı, Tanrı'yı. İsa, "Sevgi Tanrı'dır"derken bunu kastediyor.
Ancak sevgi zordur. Korkunun geride bırakılması gerekir. İşin garip tarafı da bu; kaybedecek hiçbir şeyin olmamasına rağmen bu kadar korkuyor olman.
Kabir isimli mistik bir yerde şöyle söylemiştir: "İnsanlara bakıyorum. Çok korkuyorlar, nedenini anlamıyorum çünkü kaybedecek hiçbir şeyleri yok. Onlarınki, tıpkı çıplak olmasına rağmen elbiselerini nerede kurutacağını bilemediği için nehirde yıkanmaktan korkan birisinin durumuna benziyor." Senin de durumun bu; çıplaksın, hiç elbisen yok ama sürekli elbiseler için endişeleniyorsun.
Kaybedecek neyin var? Hiçbir şey. Ölüm bu bedenini elinden alacak; ölüm onu almadan önce, onu sevgiye ver. Her şeyin elinden alınacak; alınmadan önce neden onları paylaşmıyorsun? Ona sahip olmanın tek yolu bu. Eğer paylaşıp verebiliyorsan, efendi sensin. Zaten elinden alınacak; hiçbir şeyi sonsuza dek elinde tutamazsın. Ölüm her şeyi yok edecektir.
Eğer beni doğru anladıysan mücadelenin ölümle sevgi arasında olduğunu anlarsın. Eğer verebiliyorsan bir ölüm olmayacak. Senden bir şey alınmadan önce sen onu çoktan vermiş, onu hediye etmiş olacaksın. O zaman ölüm olamaz.
Seven birisi için ölüm söz konusu değildir. Sevmeyen biri için her an ölüm demektir çünkü sürekli ondan bir şeyler kopartılmaktadır. Bedeni kayboluyor, her anı kaybediyor. Ve sonra bir de ölüm gelecek ve her şey yok olacak.
Neden korkuyorsun? Neden bu kadar korkuyorsun? Hakkındaki her şey biliniyor olsa bile, açık bir kitap olsan bile neden korkuyorsun? Sana nasıl zarar verebilirler? Bunlar sahte kavramlardır, toplumun neden olduğu şartlandırmalardır. Toplum her şeyi gizlemen gerektiğini, kendini korumak zorunda olduğunu, sürekli mücadele içinde olman gerektiğini, herkesin düşmanın olduğunu ve herkesin sana karşı olduğunu söyleyip durur.
Hiç kimse sana karşı değil! Birinin sana karşı olduğunu hissetsen bile, o bile, sana karşı değildir. Çünkü herkes kendisiyle ilgilenmektedir, seninle değil. Korkacak bir şey yok. Gerçek bir ilişkinin oluşması için önce bunun hayata geçirilmesi gerekiyor. Korkacak hiçbir şey yok.
Bu konu üzerinde iyice bir düşün. Sonra başkalarının sana nüfuz etmesine izin ver, onları içeri davet et. Hiçbir yerde bir engel yaratma. Bir koridor ol; her zaman açık, kilitsiz ve kapısız ol. Üzerinde kapalı bir kapı olmasın. O zaman sevgi mümkün olabilir.
İki gönül buluştuğunda sevgi oradadır. Ve sevgi simyasal bir olgudur; tıpkı hidrojen ve oksijen bir araya geldiğinde su gibi yeni bir şeyin yaratılması gibi. Hidrojenin olabilir, oksijenin olabilir ama eğer susamışsan bunlar hiçbir işine yaramayacak. İstediğin kadar oksijene, istediğin kadar hidrojene sahip olabilirsin ama susuzluğunu gideremezsin.
İki gönül bir araya geldiği zaman yeni bir şey yaratılır. Bu yeni şey sevgidir. Ve tıpkı su gibi, birçok hayatın susuzluğunu giderir. Birden doyarsın. Bu, sevginin görünür işaretidir; sanki her istediğini elde etmiş gibi tatmin olursun. Artık ulaşılacak bir hedef kalmamıştır; amacına ulaşmışsındır. Başka bir hedef yok, yazgını gerçekleştirdin. Tohum bir çiçeğe dönüştü, mutlak olgunluğuna erişti.
Sevginin görünür işareti derin bir tatmin hissidir. Bir insan sevdiği zaman derin bir tatmin yaşar. Sevgi gözle görünmez ancak kişinin çevresindeki o huzur, derin tatmin duygusu görünebilir... her nefesinde, her hareketinde tüm varlığı mutluluğa ulaşmıştır.
Sevginin seni arzusuz yaptığını söylersem şaşırabilirsin ama arzu tatminsizlikten ortaya çıkar. Sahip olmadığın için arzularsın. Arzu edersin çünkü eğer o şeye sahip olursan seni tatmin edeceğini düşünürsün. Arzu, tatminsizlikten ortaya çıkar.
Sevgi olduğu zaman; iki gönül buluşup, kaynaşıp, bütünleştiği zaman yeni bir simyasal nitelik doğar ve tatmin oluşur. Sanki tüm varoluş durmuş gibidir, hareketsiz. O zaman yaşanan an, varolan tek an olur. İşte o zaman "Bu pasta çok lezzetli" dersin. Sevgiyi yaşayan bir insan için ölüm bile herhangi bir şey ifade etmez.
OSHO...

Aşk ola...

Alnınıza yazılmış en güzel yazı Aşk...Tabiki şanslıysanız.
Bazen tam ortasındasınızdır aşkın ama yüreğiniz yetmez,bazen de karşınıza hiç çıkmamıştır tanışmamışsınızdır,bazen de farkındasınızdır bu güzelliğin yarınlara takılmadan nereye gideceğinizi bilmeden yaşamak ve yaşamak istersiniz.Yüreğinizde ki güzel kelimeler hala bitmediyse hala bu yangın yerinde tutunursunuz kelimelerin namelerine.Aslında duymak istediğiniz onun sesinden dökülen namelerdir.
Aşk ola,
Aşk içile,
Aşk özlene,
Ey Aşk sen neymişsin ki hayat ezberlerini bile unutturuyorsun biz kullarına...

İpekce..

Gel...

Gel...
Gün puslu,gün soğuk...
Yürekte ateş,yürekte özlem.
Gel işte gel uykulardan uyanıp,günüme sen dokun...
Bu kadın hala seni seviyor,
Dünden çok,yarından az...

04.02.2011
İpekce...

Oysa...

Bazen sadece yazmak istiyorum sevgiye dair...İçimde kırık dökük sancılarla uyandığım gecelerde.Ey hayat!!!Sana rağmen sevebilen bir yüreğim var çok şanslıyım demek için yazmak istiyorum.
İpek...


Oysa...

Sen de istedin, ben de.
Kaçırdığımız yıllar vardı,farklı hayatlarda verilmiş rollerimizin ezberinde
Sen de istedin, bende.
Doğmasına sen de izin verdin,ben de
Güzel bir bebek,masum bir bebek bu sevda.
Şimdi vazgeçtim diyorsun!
Bu soğukta cami avlusuna bırakılan bebek gibi kıy diyorsun
Oysa sen de istedin, ben de
Öyle masum ki
Sahip çıkmalıyım,vazgeçmeden korkmadan.
Ben yaşatmalıyım,
Kıyamam bu sevda bebeğe...
Doğanın kanunu'güçlü olan yaşar'...
Sana rağmen,bana rağmen
Güçsüzse toprak ana alacaktır koynuna adı sevda olan bu masum bebeği,
Siz büyütemediniz,zalimsiniz der gibi.
Artık eksiksiniz,bu boşluk hiç dolmayacak der gibi.
Oysa sen de istedin,ben de...
Hergün büyümeli bu sevgi ki yaşatsın sevda bebeği,
Yoksa bu boşluk,bu eksiklik ne seni ne beni yaşatır,
Yaşamak nefes almak değilse tabi...

04.02.2011